En Sıcak Konular

Prof. Dr. İlber Ortaylı


Prof. Dr. İlber Ortaylı
30 Ekim 2011

Temel ilke: Eser yerinde ağırdır



Bir dükkan kalabalığı içinde bunaldığımız Louvre benzeri müzelerden sonra eserleri yerinde görmek insanı büyüler, irfanını artırır

 Metropolitan Müzesi'nde Koç ailesi iki galerinin bağışçısı olarak bu yere isimlerini verdirdiler. 75 yıl süreyle şark eserlerindeki bu iki galeri onların ismiyle anılacak. Sayın Rahmi Koç'un açılış nutku tartışma konusu oldu; bir ülkenin eserlerinin sadece orada mı kalması uygundur veya dünyaya dağılsın mı?
Doğrusu İtalya'yı gezmeye başladığım genç çağlarımda Floransa Ufizzi'de, Roma Borghese galerisinde, Napoli'de saatlerce çakılıp kaldığımda müzenin içine kapatılsa bile her eserin kendi çevresinde etkileyici olduğuna kesinlikle kani olmuştum. Hatta İtalyanlardaki teşhir ustalığının onda birine dahi sahip olmayan bizim müzelerde bile bu kural geçerliydi. Kaldı ki, Türkiye müzelerinin o günden bugüne yaptığı atılımlar ve bazı müzelerin özgün karakter kazanmasıyla eserin çevresinde özel bir ağırlığı olduğu ilkesi çok açık görüldü. İtalya, Türkiye ve İsrail bunun canlı örneğidir. İspanya da öyledir. Bütün olumsuzluk ve fakirliğine rağmen şüphesiz Mısır böyledir ve İran müzeleri böyledir. Bir dükkan kalabalığı içinde bunaldığımız Louvre, British, Viyana'dan sonra aynı eserleri yerindeki müzelerde görmek insanı büyülemek ne kelime, irfanını artırır. Bu nedenle müzecilikte temel ilke; eserin çevresinde teşhir olmalıdır.
Bununla birlikte bugünkü Türkiye zamanında bedeliyle alınmış en zengin Çin porselen koleksiyonuna ve birçok yazma esere sahiptir. Eski imparatorluğumuzun sınırları içinden çıkma eserler İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde doldurmaktadır. Bu alanda Akdeniz ülkeleri içinde istisnai bir konumumuz vardır. Birçok eserimiz de dışarı gitmiştir; Berlin Bergama Müzesi'nde restorasyonu ve teşhiri mükemmel olan Bergama Altarı'nın bizzat Bergama Akropolü'nde bulunması çok daha büyüleyici olurdu.
Berlin'in saçma gerekçeleri
Boğazköy'ün sfenkslerinden biri 1910'larda sözleşme ile geçici olarak Berlin müzelerine verilmişti. Almanlar o tarihten beri bunu iade etmemekte direniyorlardı. Prof. Dr. Engin Özgen ve Mehmet Akif Işık'ın genel müdürlüğü zamanında heyette üyeydim. Doğrusu kaçırılan değil, sözleşme ile geçici olarak verilen bu eseri iade etmemek için saçmasapan gerekçeler ileri sürüyorlardı. Bizde de Ankara bürokratları içinde de "Canım orada teşhir ediliyor, görseler ne olur?" diyenler vardı. Oysa bir sözleşmenin ihlaline cevaz verilirse bunun arkası kesilmezdi, onun için ısrar edildi. Bugün nihayet Boğazköy Sfenksi iade edildi. Bunu Ertuğrul Günay'ın başarı hanesine yazmak gerekir.
Koleksiyoncu müzeler veya
zenginler eserleri alıyor. İznik çinilerinin
hoş bir koleksiyonunun Fransa'da Sevr porselen müzesinde bulunması, buna karşın bizzat Sevr'i kıskandıracak en nadide parçalarının Topkapı'da bulunması da hoş
bir keyfiyettir. Rahmetli Sevgi Gönül dış dünyada İznik çinilerini toplamakta Katar şeyhi ile yarışırdı. Şeyh bir keresinde onu çok üzdü. İznik'in patlıcan renkli çinilerini satın almıştı. Yalnız doğulu bir senyörün centilmenliğini gösterdi, müzesinin çini katalogunu Sevgi Gönül'e ithaf etti.
İslam eserleri ne durumda?
Bunların dışında St. Petersburg'daki Hermitage'ın, batı Avrupa'nın en nadide parçalarını topladığını biliyoruz. Kuşkusuz kötü örnekler de var. Antalya Perge kazılarından çıkan Yorgun Herkül heykelinin üst kısmı parçalanmıştır. Alt parçayı Metropolitan'ın özel koleksiyonundan sevgili Özgen Acar buldu ve kıyameti kopardı; uzun münakaşalardan sonra bu parçanın bizdeki alt tarafı tamamlandığı tespit edildi ve şimdi o da geri geldi.
Parçalanarak dağıtılan bütün eserler Yorgun Herkül'ün şansına sahip değil. İran ve İslam eserlerinin ünlü tanıtıcısı Süren Melikyan'ın tabiriyle "İslam sanatı en nadide örnekleri parçalanarak yağmalanan bir bütündür." Bugün en büyük müzelerden en önemsiz taşra müzelerine, hatta bilinmedik küçük koleksiyonculara kadar her yerde bir bütünün parçaları görülür.
Son yıllarda Atina Benaki Müzesi'nin 18'inci yüzyıl Edirne'sine ait bir mihrabın parçalarını dünyanın dört bir yanından toplayarak yeniden monte etmesi istisnai başarıdır. Bu özgün olayda Rahmi Koç'a hak veririm, mihrabın Benaki'de teşhiri ve kalması isabetlidir. Yukarıda verdiğim örnekte de Katar müzesi kendine yakın bir uygarlığın çinilerinin çok özgün bir türünü bir araya getirmiştir. Artuklular devrine ait ünlü Cizre Ulu Camii'nin ejderha şeklindeki kilit tokmaklarından biri bizde, birini Danimarkalılar çaldı. İslam eserlerinin çoğu maalesef hoyratça yağmalanan ve çoğu sefer teşhirden ve kayıtlardan uzakta saklanan parçalardır. Maalesef bu mübadele, kültürün dolaşımı ve tanınmasına pek hizmet edemiyor. Gelecek dünyanın daha uyanık ve daha insancıl olacağını ümit etmekten başka çare yok.

Yapıların denetimini yabancılar yapabilir

Doğuya giden öğretmenler sıkıntı çekiyor, öldürülenler var. Son Çukurca vakasında öğretmenin eşi öldürüldü. Bu vakaların dışında asıl hazin olanı depremde yıkılan okul binalarının altında öğrenciler ve öğretmenlerin kalmasıdır. Van depremi de gösterdi ki çürük ve dayanıksız binalar ağırlıkla Milli Eğitim Bakanlığı'na ait. En yolsuz ve denetimden en kolay kurtulan müteahhitlerin okul ve yurt inşaatlarını üstlenenler olduğu anlaşılıyor. Kuşkusuz onları denetleyen yapı daireleri de aynı derecede sorumludur.
Denetimin ulusal düzeyde yeniden düzenlenmesi, daha karma ve rüşvete kapalı bir kuruluşun oluşturulması gerekiyor. Milli Eğitim Bakanlığı'nın bu konuda hassasiyetle ve acilen davranması beklenir. Üstelik belki onur kırıcı bulunacaktır ama yapı denetimi mekanizmasının bu derecede çürüdüğü bir yerde yabancı uzman denetimine bile başvurulabilir. Her depremde yer ile yeksan olmuş binaların altından ya öğrenci ya öğretmen naaşı çıkarıldığını görmek artık sona ermelidir.



Bu yazı 2,955 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 20 Kasım 2011 Ülkeyi ıslah eden padişah
    • 13 Kasım 2011 Büyük savaşın bitişi
    • 6 Kasım 2011 Padişaha bayramda at hediye edilirdi
    • 30 Ekim 2011 Temel ilke: Eser yerinde ağırdır
    • 23 Ekim 2011 Bizim emperyal prensesimiz
    • 16 Ekim 2011 Bakü günleri
    • 9 Ekim 2011 Türkiyenin anayasaları nasıl hazırlandı?
    • 2 Ekim 2011 Gençler onu iyi izlemeli
    • 25 Eylül 2011 Hiçbir zaman efsaneleşmedi
    • 18 Eylül 2011 Bir asır sonra Trablusgarp Savaşı
    • 11 Eylül 2011 Kamhi ailesine yapılan çirkinlik
    • 4 Eylül 2011 Zamanın farkında olmak
    • 28 Ağustos 2011 Ağustos ayı ve II. Dünya Savaşı
    • 21 Ağustos 2011 Çokbilmişler ve İstanbulun kamusal binaları
    • 14 Ağustos 2011 Hataydaki büyük görgüsüzlük
    • 7 Ağustos 2011 Güney İtalya ve Osmanlılar
    • 31 Temmuz 2011 Norveçteki caninin bize gösterdikleri
    • 24 Temmuz 2011 Türk dostu Macaristan veliahtı
    • 17 Temmuz 2011 Cem Sultanın trajik hayatı
    • 10 Temmuz 2011 Kudüsün fethi

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    22424 µs